Archive for September, 2009

“Uyuyan Dev” Uyanıyor Mu ?

Wednesday, September 30th, 2009 No Commented

Under : , , , , , , , , , , , , ,

Sohbet | Chat | Sohbet Odalari | Chat Odalari

Bu yıl kuruluşunun 60. yıldönümünü büyük etkinliklerle kutlayan Çin Halk Cumhuriyeti, son yıllarda uyguladığı atılım ve politikalarla dünyanın en önemli ekonomik, siyasi ve askeri güçlerinden biri haline gelerek bölgesinde ve dünyadaki ağırlığını uluslararası kamuoyunda hissettiriyor.

Dünyanın yüz ölçümü olarak en büyük üçüncü ülkesi olan ve yaklaşık 1.3 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi unvanını taşıyan Çin, dünya nüfusunun yaklaşık altıda birine ev sahipliği yapıyor.

Son dönemde yaptığı ekonomik ve siyasi atılımlarla sık sık gündeme gelen Çin’de 2500 yılı aşan hanedanlık dönemi, 1911′de Çing hanedanlığının yıkılmasının ardından 1912′de milliyetçilerin yönetimi ele geçirmesiyle son buldu.

1949′da milliyetçileri yenerek iktidarı ele geçiren Mao Ze-dong önderliğindeki komünist Çinliler, kendi deyimleriyle Çin devriminin son aşamasını tamamladılar.

Mao’nun sosyalist bir çizgide kurmak istediği devlet çalışmaları devam ederken, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği lideri Stalin’in ölümüyle birlikte Çin genelinde özgürlükçü bir hava hakim oldu.

Geleneksel yapısından sıyrılmaya ve yeni atılım hamleleri yapmaya çalışan Çin’de, Mao’nun 1958 yılında başlattığı modernleşme hareketin de bir parçası olan tarım ve sanayiyi birleştirme çabaları başarısızlığa uğradıktan kısa süre sonra Çin Komünist Partisi (ÇKP), Maocular ve Pragmatistler olarak ikiye ayrıldı.

İktidarın tek sahibi olan Mao, devrim sürecinin istenildiği gibi gitmemesi üzerine bir süreliğine geri plana çekilse de daha sonra askerlerin desteğiyle yeniden iktidara gelerek çalışmalarına kaldığı yerden devam etti.

“Kültürel devrim” adıyla yeni çalışmalarla aktif siyaset hayatına geri dönen Mao, 1976′daki ölümüne kadar “kültürel devrimine” devam etti. Halk arasında halen bir kült olan Mao, 1 milyar 300 milyon kişi tarafından “Çin’e zenginliği ve bolluğu getiren bilge kişi” olarak kabul ediliyor.

MAO’dan sonra Çin

Mao’nun 1976′da ölümünün ardından Başbakan olan Co Enlay kısa süren Başbakanlığı döneminde hastalanınca, dönemin Çin Komünist Partisi Merkez Konseyi Başkan Yardımcılığı ve Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi’nin Başkanlığı görevlerini yürüten ve Çin modernleşmesinin atası olarak kabul edilen Dıng Şiaoping, fiilen hükümet işlerinin başına geçti.

Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı 5. Ulusal Komite başkanlığına 1978′de seçilen Dıng, öteden beri savunduğu “Dört Modernleşme” programını uygulama olanağını buldu.

Bu program kapsamında, Çin siyasal ve ekonomik yaşamında hemen her alanda önemli reformlara girişti ve tarım, sanayi, bilim, teknoloji ve savunma alanlarında çağdaş şartlara kavuşmayı hedef olarak belirledi. Ancak programın maliyeti 600 milyar doları bulduğu için bu maliyet Çin’i sermaye teminine yöneltti. Bu kapsamda başbakan yardımcılığına getirilen Dıng, önce Japonya ile ilişki kurarak Şubat 1978′de 60 milyar dolarlık bir ticari anlaşma imzaladı.

Bu anlaşma sayesinde 1937′den beri savaş halinde olan iki ülke arasındaki savaş süreci de bitmiş oldu.

Modern Çin’in doğuşu

ABD ve Sovyetler Birliği’nin çatıştığı soğuk savaş ortamı,modern Çin’in doğmasındaki en büyük etkenlerden biri olarak göze çarpıyor.

Çin Uluslararası Radyosunda yer alan bir haberde, Çin’in o tarihlerde ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülke tarafından tanınmadığı, BM gibi uluslararası örgütlerin dışında bırakılarak, ülkeye ambargo uygulandığı belirtiliyor.

Çinlilere göre ambargolara rağmen “bağımsız ve barışçı bir dış politika” izleyen Çin, uluslararası toplumla arasındaki temasları güçlendirerek 1978 yılında hayata geçirdiği reform ve dışa açılma politikasının ardından 30 yılda hızlı bir büyüme sağladı.

Reform ve dışa açılma siyaseti sayesinde 30 yıllık süreç içerisinde ekonomisini şekillendiren ve büyüten Çin, Mao’nun kurduğu komünist sistemden, özellikle ekonomik alanda kontrollü bir liberalleşmeyi hayata geçirdi.

Çin Devlet İstatistik bürosunun verilerine göre, Çin ekonomisi 56 yılda 77 kat büyüyerek, gayri safi milli hasılası (GSMH) 2008 yılında 30 trilyon yüene (yaklaşık 6 trilyon 530 milyar TL) ulaştı. Çin, 2008 yılının bir gününde ürettiği GSMH ile 1952 yılının tamamında ürettiği GSMH’yi geçti.

Çin, bir rakip mi, yoksa bir ortak mı?

Çin’in ekonomik ve askeri alanda gücünün artması ve dünya ekonomisinde oynadığı rolün her geçen gün biraz daha etkinleşmesi bu ülkenin komşularında ve uluslararası kamuoyunda bazı tartışmaları da beraberinde getirdi.

Çin Başbakanı Ven Ciabao, hem komşu ülkeleri hem de uluslararası kamuoyunu rahatlatmak amacıyla 28 Eylül 2008′de BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, Çin’in uluslararası birçok alanda aktif rol oynadığını ve uluslararası toplumun bir üyesi olarak kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğini vurgulamıştı.

Ven, Temmuz 1997′de büyük çaplı finans krizinin Asya’yı da etkisi altına aldığını ve bazı Asya ülkelerinin, krizden çıkabilmek için kendi paralarının değerini düşürdüğünü ve Çin’in para birimi olan yüeni devalüe etmeyeceği sözünü vererek, krizin etkisindeki ülkelerin paralarının daha da değer kaybetmesini önlediğini söyledi.

ABD’de Wall Street’ten kaynaklanan finans krizi 11 yıldan sonra bu kez tüm dünyayı sarsarken, Çin dünyada bu krizden en az etkilenen ülkeler arasında yer alarak geçen yıl dünya ekonomisinin büyümesine yüzde 22 katkı sağladı. Dünyanın birçok ülkesiyle 1970′li yıllarda diplomatik ilişkileri başlatan Çin, 1971′de Türkiye, 1979 yılında ABD, 1985 yılında Sovyetler Birliği’yle ilişkileri normalleştirip, 1998 yılında AB ile yapıcı ortaklık ilişkileri kurdu.

Çin, birçok ticari ve askeri örgütte yerini alarak dünya ile uluslararası işbirliğine girişti. Askeri açıdan da ciddi bir gelişme sergileyen Çin, kara kuvvetlerinde nüfusunun kalabalıklığı nedeniyle dünyada birinci sırada yer alıyor. Birleşmiş Milletler kararı gereği barış koruma harekatlarına katılan Çin, son olarak Aden körfezine gönderdiği donanma filosuyla gündeme geldi.

Çin dünya için tehdit mi?

Çin’in askeri kalkınmasının dış dünyaya doğru şekilde aktaracak şeffaf bir mekanizması olmadığı için, Çin’de askeri alanda yaşanan gelişmelerin dış dünya tarafından tam olarak bilinmemesi başta ABD olmak üzere birçok ülkede büyük rahatsızlığa neden oluyor.

Bu rahatsızlıklarını muhtelif açıklamalarla sık sık dile getiren ülkelere cevap veren Çin yönetimi, “Bir ülkenin askeri gücünün başka ülkelere tehdit oluşturup oluşturmaması, askeri gücüne göre değil, bu ülkenin izlediği askeri politikaya bağlıdır” diyerek, barışçı bir tutum izleyeceğini ve hiç kimse için tehdit oluşturmayacağını açıkladı.

Çin her ne kadar tehdit olmadığını söylese de, Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ülkeler ve Rusya ile yaptığı askeri tatbikatlar ve son zamanda 50 bin askerle yaptığı seferberlik tatbikatı dünyanın dikkatini bir kez daha Pekin’e çekti.

Tüm gözler 1 Ekim’de 60. kuruluş yıldönümü etkinliklerinde yeni geliştirdiği silah sistemlerini sergileyeceğini söyleyen Çin’e çevrilmiş durumda.

Türk profesörden yorum

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sinoloji (Çin Bilimi) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bülent Okay, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 60. kuruluş yıl dönümünde, Çin’in yönlendirdiği ikili ilişkilerde ileride faturanın Türkiye’ye kesileceğini söyleyerek, Türkiye-Çin ilişkileri ve son dönemde Urumçi’de yaşanan olaylarla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’nin tek Sinoloji Profesörü olan Okay, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Haziran ayında Çin’e yaptığı ziyarette de yanında bulunduğunu belirterek, “Çok başarılı bir ziyaretti ve Türkiye-Çin ilişkileri açısından çok iyi bir hamleydi” dedi.

Seyahati sırasında Cumhurbaşkanı Gül ile beraber olduğunu söyleyen Okay, bu ziyarette Türkiye’nin, ilk kez Cumhurbaşkanı düzeyinde Sincan Uygur Özerk Bölgesini ziyaret ettiğini belirtti.

“Uygurlar ihmal edilemeyecek kadar önemlidir”

Ziyaretin hemen ardından Urumçi’de yaşanan olayların bir rastlantı olmadığına dikkat çeken Okay, “Türkiye ile Çin arasındaki ilişkinin gelişmesinden rahatsız olan odakların hiç zaman kaybetmeden harekete geçtiklerini ve bu olayları tezgahladıklarını” söyledi.

Okay, Gül’ün ziyaretini “çok güzel bir satranç hamlesi” olarak niteledi ve yapılan ziyaretin ardından meydana gelen olaylar içinse, “Hemen karşı hamle geldi ve bize şah çekildi” dedi.

Ancak bu hamlenin başkaları tarafından yapıldığının da altını çizen Okay, şöyle konuştu:

“Tarihten günümüze Türkler ve Çinliler komşu olarak yaşamışlardır. Kimi zaman savaşmışlar, kimi zaman barış içinde yaşamışlardır. Birbirlerini çok iyi tanıyan bu iki millet arasında, asla bir kan davası olmadı. Urumçi olaylarının yarattığı olumsuz hava, büyük bir krize dönüşmeden gerekli önlemler alınmalı ve yaralar sarılmalıdır. Atılacak olumlu adımlar, Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygurların da rahat bir soluk almasına büyük katkı sağlayacaktır.”

“Türkiye zaman geçirmeden harekete geçmeli ve Türk-Çin ilişkilerini bozmaya yönelik bu hamleye karşılık vermelidir” diyen Okay, sözlerine şöyle devam etti:

“Çin tıpkı bir buz dağına benzer. Suyun üstünde görünen kısmı bizi aldatmamalıdır. Çin, çok köklü bir kültüre sahiptir. Çin’i ve Çinlileri tanımak için hiç çaba harcamıyoruz ve bu konudaki uzmanların bilgi ve deneyimlerinden yararlanma yoluna gitmiyoruz.”

Türkiye-Çin ilişkilerinin sanılanın aksine sağlıklı olmadığını belirten Okay, “İkili ilişkiler tamamen Çin’in kontrolünde. İyi hazırlanmış bir Çin politikamız olmadığı için, Çin’in adım atmasını bekliyoruz ve onların hareketlerine göre davranıyoruz. Dolayısıyla Çin ile olan ilişkilerimiz bizim değil, onların yönlendirmesiyle şekilleniyor. Çin’in yönlendirdiği ikili ilişkilerde ileride biz zararlı çıkarız.” diye konuştu.
Kaynak : CNN Türk

Gelecek Elektrikli Otomobillerin Mi ?

Wednesday, September 30th, 2009 No Commented

Under : , , , , , , , , , , ,

Sohbet | Chat | Sohbet Odalari | Chat Odalari

2020 yılında binek araç üretiminin yüzde 2 ile 5′ini sadece elektrikle çalışan araçların oluşturacağı bildirildi.

Uluslararası denetim, vergi ve danışmanlık şirketi PricewaterhouseCoopers’in (PwC) gerçekleştirdiği Otomotiv Sektörünün Küresel Görünümü – 2009 (Global Automotive Perspectives – 2009) raporuna göre, yeni ve köklü otomotiv üreticilerinin piyasaya sürdüğü sadece elektrikle çalışan veya hibrit araçların sayısı artarken, bu alanda yapılan yatırımlarla birlikte elektrikli araçlarda büyüme potansiyelinin artacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Raporda, elektrikli araçların otomotiv piyasasında yayılma hızı ve derinliği çok farklı etkenlere bağlı olmakla birlikte sektörün bu alanda ilerlemesinde teknolojinin ne kadar önemli bir etkisi olacağı konusunda bazı belirsizliklerin yerini koruduğu belirtildi.

Otomotiv sektörünün dünya genelinde 8 milyar ton ile küresel ısınmanın en büyük nedeni olan karbon emisyonunun yüzde 15′inden sorumlu olduğu dile getirilen rapora göre, elektrikli araçlara geçişte temel etmen çevreyi koruma olsa da fosil yakıtların fiyatlarındaki dengesizlikler ve enerji bağımsızlığı gibi diğer etkenler de alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi hızlandırıyor.

2020 yılında sadece elektrikle çalışan araçların toplam binek araç üretiminin yüzde 2 ila 5′ini karşılayacağı ifade edilen raporda, elektrikli araçların büyük ölçekte üretimi, etkinliği artırmak ve tüketici maliyetini düşürmek için Ar-Ge yatırımlarının devam etmesinin şart olduğu, büyük otomotiv üreticileri ve tedarikçilerinin gelirlerinin yüzde 1,5 ile 6′lık bölümünü Ar-Ge harcamalarına ayırdığı kaydedildi.

Elektrikli araçları tercih eden tüketicilerin benzin motorlu araçlarla kıyaslandığında aracın türüne bağlı olarak 7 bin ile 20 bin dolar arasında değişen yüksek maliyetleri karşılamak durumunda olduğu dile getirilen raporda, fiyat farkının aracın bataryasını oluşturan ham maddelerden kaynaklandığı, kullanılan lityum ve grafit gibi maddelerin tedarik edilmesi ile üretim ve dönüşüm sürecinin maliyetin büyük bölümünü oluşturduğu ifade edildi.

Raporda, tüketiciler için elektrikli araçları cazip kılacak unsurun ise petrol yerine elektrik kullanılarak sağlanacak tasarrufun yüksek araç maliyetini çok çabuk amorti edebileceği belirtildi. Elektrikli araçlar yayılmaya devam ettikçe, yeni araçların piyasaya sürülmesinde sektörde büyük değişiklikler olacağı öngörüsünde bulunulan raporda, şarj istasyonlarının yaygınlaşması ihtiyacının yanı sıra otomobil sahibi olma sürecinde geleneksel iş modellerinde köklü değişikliklerin de göz önünde bulundurulması gerektiği bildirildi.

Elektrikli araçların yayılması neden yavaş

Rapora göre, elektrikli araçların ortaya konan faydalarına karşın piyasada bu araçların yayılmasını yavaşlatacak veya engel teşkil edecek önemli zorluklar da yerini koruyor.

Bu alandaki en önemli konunun elektrikli araçlarda kullanılan teknoloji ile bağlantılı olduğu vurgulanan raporda, şunlar kaydedildi:

“Elektrikli bir aracın temel parçalarını elektrikli motor ve gücü motora taşıyan batarya takımı oluşturuyor. Bu yapı içerisindeki olumsuz yan ise görece kısa batarya ömrüne bağlı olarak sürüş mesafesinin sınırlı olması. Hibrit gibi, elektrikli araçların bazı türleri sürüş mesafesini uzatacak benzin motoruna sahip olsa da sadece elektrikle çalışan araçlar yalnız batarya takımının sağladığı sürüş mesafesine bağlı çalışıyor. Bu sınırlamaya karşılık olarak çok daha güçlü ve etkin bataryalar geliştiriliyor. Lityum-iyon; güç, sürüş mesafesi ve fiyat gibi etkenler göz önüne alındığında en ileri batarya materyali olarak ortaya çıkmış durumda.”

Hiçbir geleneksel otomotiv üreticisinin diğeri üzerinde önemli bir avantaja sahip olmadığına dikkatin çekildiği raporda, “Bu durum da otomotiv üreticilerinin rekabet edeceği yeni oyuncuların sektöre girmesine imkan veriyor. Otomotiv sektörünün değişen coğrafyası, geleneksel oyuncular için gelişmekte olan piyasalarda yeni bir fırsat yaratıyor.

Örneğin, Çinli otomotiv üreticileri, kaynaklarını içten yanmalı motorlu araç üretiminde arayı kapatmak için ayırmak yerine gelişmekte olan elektrikli araçlara yoğunlaşmaları gerektiğini anlamış durumda” denildi.

Emisyon düzenlemeleri

Açıklamada görüşlerine yer verilen PwC Küresel Otomotiv Sektörü Lideri Steve D’Arcy, karbon emisyonlarının düşürülmesinde lider olan Avrupa Birliği’nin 2015′de karbon emisyonlarının 120 g/km sınırında kalması için yeni önlemler aldığını, 2012 yılında üretilen araçların yüzde 65′inin yeni standardı yakalamasını zorunlu hale getirdiğini anımsattı.

Japonya gibi diğer gelişmiş piyasalarda da katı emisyon standartlarının uygulamaya konulduğuna işaret eden D’arcy, “Bu konuda gecikmeli ilerleyen gelişmekte olan piyasalar aradaki farkı kapatmaya çalışıyor ve daha katı emisyon düzenlemelerini yürürlüğe koyuyorlar. Elektrikle çalışan araçlar hiç karbon emisyonuna neden olmadığı için otomotiv üreticilerinin gün geçtikçe daha katı hale gelen emisyon düzenlemelerine uymalarını sağlayacak tek çözüm gibi gözüküyor” dedi.

Yetersiz altyapının elektrikli araçların yayılmasını geciktiren bir unsur olarak ortaya çıktığını dile getiren Steve D’arcy, şunları ifade etti:

“Elektrikli bir aracı tamamen şarj etmek saatler alırken, batarya şarj istasyonlarında uygun bir ağın olmaması sürücüleri kısa menzilli sürüşlere mahkum ediyor. Tüketicilerin araçlarını şarj ederken kullandıkları elektriğin ücretini ödemeleri için uygun ortamın hazırlanması, şarj istasyonları için gerekli alanların nasıl oluşturulacağı gibi konular belirsizliğini koruyor. İsrail ve Danimarka’daki ‘Better Place’ gibi sürücülerin elektrikli araçlarını hızlı bir şekilde şarj etmelerini sağlayan altyapı projeleri belirli bir başarıyı yakalamış olsa da geniş ölçekli bir şarj istasyonu ağının yaratılması büyük bir maliyeti de beraberinde getiriyor. Elektrikli araçların ülkelerin elektrik şebekelerinde yaratacağı etkiler konusunda da endişeler söz konusu.”